Ehl-i Beyt’in ve Ashâb-ı Kiram’ın Muâviye ve Yönetimiyle İlgili Görüşleri

Sayfa 408 den alınmılştır.

 

Hz. Ömer (ra) halifeliği sırasında Şam Valiliği’ni ziyaret etti. Gördüğü saltanat ve gösteriş karşısında: “Bu adam Araplar’ın kisrası olmuş!” buyurup, şehri terk etti. 1474  Hz. Ali (kv) hutbelerinde: “Ey İnsanlar! Bu kin ve düşmanlık sahiplerinin kökünün kesilmesi için, Muâviye ve cemaatiyle savaşın! Çünkü bu cemaat; Kur’ân-ı Kerim ve Hadis-i Şerif’in düşmanlarıdır. Bu cemaat; Muhâcir, Ensâr, hayırlı kişilerin ve iyi kimselerin kâtilleridir. Bunlar öyle bir cemaattir ki, İslam dinini; rıza ve ihtiyarla değil, kerhen ve cebren kabul etmişlerdir. Bunlar öyle bir cemaattir ki, dünya menfaati için, kendilerini Müslüman gösteriyorlar. Ama kalplerinde ihlâs yok. Bunlar öyle bir cemaattir ki, Allah’ın mârifetinden hiç haberleri yok!”

 

*- Hz. Ali (kv) Sıffin Savaşı sırasında askerlerine konuşma yaparken karşı taraf için şu ifadeleri kullandı: “Tohumu yarana ve esintiyi var edene yemin olsun ki onlar Müslüman olmadılar. Boyun eğdiler ve küfrü gizlediler. Kendilerine yardımcılar bulunca da küfrü ortaya çıkardılar.”

*- “İlk başta Şamlılar ile karşılaştığımızda görünüş olarak Allah’ımız bir, Peygamberimiz bir, dinimiz birdi. Sonuçta onlar dikkafalılık yaptılar ve Allah’ın emrine karşı durdular. Allah’ın kalplerini kararttığı, kötülük çemberini başlarına geçirdiği, anlaşmayı bozan kimselerden oldular.”  Ebû Râşid nakletti: Huzeyfe b. Yemân, Hz. Ali’ye biat edeceği zaman şöyle dedi: “Senden sonra ben ancak Hak’tan yüz çeviren, büyüklük taslayan yahut ebter (soyu kesik) olan birine biat ederim.” 

Huzeyfe Hazretleri, Resûlüllah (sav) efendimizin sırdaşı olduğu için Resûlüllah (sav)’den gelen bilgiler gereği bu öngörüde bulunmuş, kırk gün sonra da vefat etmiştir. Allah ondan razı olsun.  Hakem Olayı’ndan sonra; Amr İbnü’l Âs’ın hile yaparak, Muâviye’nin kuvvet bulmasından kederlenen Hz. Ali (kv); namazdan sonra Muâviye’ye, Amr İbnü’l Âs’a, Abdurrahman b. Halid’e, Dahhak b. Kays’a, Ebül Aver’e lânet okudu. Muâviye bunu duyduktan sonra devamlı olarak; Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Abdullah b. Abbas ile Mâlik Eşter’e lânet okuyup, küfreder oldu. 

Hz. Âişe annemiz; Muâviye’nin isyan etmesiyle başlayan süreçte her fırsatta Muâviye’yi eleştirmiş ve uyarmıştır. Kardeşi Muhammed b. Ebû Bekir öldürüldükten sonra da; hem Muâviye’ye, hem de Amr İbnü’l Âs’a lânet okumuştur. Saîd b. Müseyyeb nakletti: “Hz. Âişe’nin yanına giren Muâviye’ye Hz. Âişe şöyle dedi: “Burada seni öldürmesi için bir adam sakladığımdan korkmuyor musun?” diye sorunca, Muâviye: “Burası girenin güvende olduğu bir ev olduğu halde bunu yapmazsın!” dedi. Hz. Âişe: “Doğru söyledin” dedi. Muâviye de: “O zaman sen de bizim yönetim işimize karışma.” dedi.”

Muâviye, Hz. Hasan (ra) ile anlaştığı zaman; Sa’d b. Ebî Vakkas, Muâviye’nin yanına girdiğinde: “Es-Selâmü Aleyke, Ey Kral!” diye selâm verdi. Muâviye, gülerek: “Emirü’l-Mü’minin desen olmaz mı, Yâ Ebâ İshak?” deyince, Sa’d b. Ebî Vakkas: “Gerçekten sen bu işten memnun musun? Vallahi senin şu üzerinde bulunduğun dünya saltanatını ben istemem!” dedi.  Muâviye, Sa’d b. Ebî Vakkas’tan kendisine katılmasını istedi. Sa’d b. Ebî Vakkas: “Senin bu dâvetin hayret vericidir. Vallahi Ali’nin bir günlük sohbeti, senin hayatından ve mematından daha değerlidir.” Güzîde Sahâbîler’den hiçbirisi “Muâviye haklıdır” dememiştir.

Sa’d b. Ebî Vakkas’a zamanında niçin Hz. Ali (kv)’nin yanında savaşa katılmadığı soruldu. Sa’d Hazretleri şöyle cevap verdi: “Allah’a yemin olsun ki, o benim bir görüşümdü ve bu görüşüm hatalı çıktı. Ali b. Ebî Tâlib’e üç fazilet verilmiştir ki; onlardan birinin benim olması, kızıl tüylü develerimin olmasından daha hayırlıdır.

1- Gadîr-i Hûm günü Resûlüllah (sav)’in: “Allah benim mevlâmdır. Ben de sizin mevlânızım. Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır. Allah’ım, onu seveni sev! Ona dost olana dost ol! Ona düşman olana düşman ol! Ona yardım edene yardım et.” buyurması.

2- Hayber günü: “Yarın sancağı öyle bir kimseye vereceğim ki; o, Allah’ı ve Resûlü’nü sever, Allah ve Resûlü de onu severler!” buyurması.

3- Bir gün Resûlüllah (sav) Ashâb’ı ile bir odada otururken, Ali (kv) içeri girince, etrafındaki Ashâb’ı kendiliğinden dışarı çıktı. Sonra kendi aralarında dediler ki: “Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve âlihi vesellem, bizim dışarı çıkmamız için emir verdi mi?” deyip içeri girdiler ve olanı anlattılar. Resûlüllah(sav), onlara buyurdu ki: “Allah’a yemin olsun ki, ben onu içeri alıp sizleri dışarı çıkarmadım. Fakat Allah (celle celâlühü) onu içeri aldı ve sizleri dışarı çıkardı.”

 Ebû Mûsa el-Eş’ari’nin, fitnelerden uzak durmak için Hz. Ali (kv) ile birlikte hareket etmediği, Cemel Vak’ası ile ilgili bölümde geçmektedir. Hâkim de bu görüşü paylaşmaktadır.  Muhammed b. Mesleme’den Hz. Ali (kv) yanında niçin savaşmadığı sorulduğunda açıklamasını şöyle yaptı: “Ben, Allah Resûlü’ne sordum: “Namaz kılanlar, ihtilafa düşecek olurlarsa nasıl davranayım?” diye sordum. Allah Resûlü şöyle buyurdu: “Kılıcınla Medine’nin kara taşlığına çıkarsın ve kılıcını o taşa çalarsın. Sonra da ya ömrünü nihayete erdirecek bir ölüm ya da günahkâr bir el sana uzanıncaya kadar evine gidersin.” Muhammed b. Mesleme: “İşte bu sebepten ben herkesten ayrı kaldım.” dedi.

Sahâbîden Câbir b. Abdullah’a, Hz. Ali (kv) ile savaşmanın ve ona muhalefette bulunmanın haram oluşunu sorduklarında cevap olarak şöyle dedi: “Hz. Ali ile savaşmanın haram olduğunu kâfirler dışında, hiç kimse inkâr etmez ve şüpheye düşmez.”

Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve âlihi vesellem, Vedâ Hutbesi sonunda: “Eyvah size! Benden sonra gerisin geri dönüp birbirinizin boyunlarını vuran kâfirler olmayın!”  Abdullah b. Ömer; Hakem Olayı’ndan sonra, Abdurrahman b. Ebû Bekir ile dertleşirken şöyle dedi: “Bakınız bu ümmetin işi nereye vardı. Ümmetin başına neler geldi. Yönetimin başına öyle birisi geldi ki, en olmayacak olan kimse yönetime geldi.” 

Zührî nakletti: Irak halkından bir adam, Abdullah b. Ömer’in yanına gelerek şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun ki ben senin benimsediğin tutumun aynısını takınmaya, insanların fırkalara ayrılma hususunda sana uyarak elimden geldiği kadarıyla şerden uzak kalmaya çokça gayret ettim. Ben, Allah’ın Kitabı’nda benim kalbimi tamamen etkileyen muhkem bir âyet okuyorum. Aziz ve celil olan Allah’ın şu buyruğu hakkında ne dersin?: “Eğer mü’minlerden iki tâife çarpışırlarsa, hemen aralarını bulun, barıştırın. Eğer biri diğerine karşı bağyediyorsa (isyana devam ediyorsa) o zaman, Allah’ın emrine dönünceye kadar bağîy tarafla savaşın. Eğer dönerlerse, yine adaletle aralarını düzeltin ve hep insaflı olun. Çünkü Allah adaletli davrananları sever.” (Hucurât, 49/9) Bana bu âyet hakkında bir haber ver.” dedi. İbn Ömer: “Sen bunu ne yapacaksın? Beni kendi halime bırak?” diyerek sırtını döndü. Sonra da adamın iyice uzaklaştığını gördü ve etrafındakilere şöyle dedi: “Bu âyetten dolayı içimde hissettiklerimi bundan başka hiçbir âyette hissetmiş değilim. Ben, aziz ve celil olan Allah’ın bu âyette bana emrettiği şekilde şu haddi aşan isyancı bağîy kesimle (Muâviye tarafı ile) savaşmadığım için çok huzursuzum!” 

Abdullah b. Ömer; Hz. Hasan (ra) yönetimi Muâviye’ye devretmek zorunda kaldığında ve Emevî zulümleri başladığında; Sıffîn’de Hz. Ali (kv)’nin yanında savaşmadığına pişman olarak şöyle dedi: “Hayatımda bana en ağır gelen suç; Ali ile beraber isyancı olan Muâviye’ye karşı savaşmamış olmamdır.” 

Ümeyyeoğulları hilâfet hakkının kendilerine ait olduğunu halka dayattıkları zaman; Abdullah b. Ömer: “Siz kim, hilâfet kim?” buyurmuştur. Abdullah b. Ömer’in; “Hilâfetin Muâviye’nin hakkı olmadığına dair çok söz söylemek istediği, ancak bunun insanları birbirine düşürmesinden  ve kan akmasından endişe ettiği için söylemediği” nakledilmiştir.

Üsâme b. Zeyd, Hz. Ali (kv)’nin yanında niçin savaşmadığını şu sözlerle anlattı: “Resûlüllah (sav), Ashâb’ından bazı kimselerle beni bir seriyye ile gönderdi. Ensâr’dan bir adam ile birlikte düşmana yarışırcasına saldırdık. Bir adama saldırdığımda adam tekbir getirdi. Ben de mızrağımı saplayıp adamı öldürdüm. Döndüğümüzde Ensâr’dan olan arkadaşım benden önce Resûlüllah (sav)’in huzuruna çıkıp olanları anlattı. Resûlüllah (sav) bana dönüp: “Ey Üsâme, bugün sen ne yaptın?” buyurdu. Ben de: “O korkusundan böyle söyledi.” dediysem de, Resûlüllah (sav) bunu kabul etmedi. Allah Resûlü (sav) şöyle buyurdu: “Allâhü Ekber dedikten sonra onu nasıl öldürebildin? Niçin onun kalbini açıp bakmadın?” Ben: “O bu sözü ancak korkusundan söyledi.” dediysem de Resûlüllah (sav), bu sözlerini akşama kadar tekrar etti ve bunu bize yasakladı. O günden sonra “Allâhü Ekber” diyenlerle savaşmayacağıma söz verdim.” Üsâme: “Bu yüzden kimseyle savaşamam.” dedi. 

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in, Muâviye hakkındaki kaynaklarından birisi de şudur: Hz. Ali (kv)’nin elçisi, Sa’sa, Sıffîn Savaşı’nda Fırat nehri kıyısında Muâviye’ye gönderilince şöyle hitap etti: “Ey Muâviye! Senin telaffuz ettiğin kelimelere hiç liyâkatin yoktur. Çünkü Allah-ü Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’de sana fâsıksın buyurmuştur.” Âyet var denilmiş fakat tarih kitaplarında yazılmamıştır. 

İbn Abbas ve Miksem nakletti: Ebû Eyyüb el-Ensârî Halid b. Zeyd, Bizans topraklarına doğru gazâya giderken Muâviye’nin yanına uğrayıp bazı ihtiyaçlarından bahsetti. Muâviye, ihtiyaçlarını karşılamadığı gibi Ebû Eyyüb’e çok sert davrandı. Ebû Eyyüb el-Ensârî Hazretleri gazâdan dönerken tekrar Muâviye’ye uğradı ve ihtiyaçlarını tekrarladı. Muâviye yine sert davrandı ve onunla hiç ilgilenmedi.

“Resûlüllah, kendisinden sonra başkalarının bize tercih edileceğini haber vermişti.” dedi. Muâviye: “Size, bu durumda ne emretmişti?” dedi. Ebû Eyyüb: “Sabretmemizi emretti.” dedi. Muâviye: “O halde sabredin.” dedi. Ebû Eyyüb el-Ensârî Hazretleri, Hz. Ali (kv)’nin Basra Valisi Abdullah b. Abbas’ın yanına gitti. Beytü’l-malden aldığı maaşını ve işlerinde çalıştırmak üzere sekiz yardımcı istedi. Abdullah b. Abbas, Ebû Eyyüb’e: “Sen, Resûlüllah için evinden çıktığın gibi, ben de senin için evimden çıkıyorum.” dedi. İbn Abbas; Ebû Eyyüb’ün maaşını dörde katlayarak yirmi bin dirhem verdi. Sekiz kişi yerine de kırk yardımcı gönderdi. “Başka bir ihtiyacın var mı?” diye sordu. 

Hicrî 44 yılında Muâviye, Hac mevsiminde mescide gelmişti. Biz, Abdullah b. Abbas’ın yanında oturuyorduk, karşıdan Muâviye geldi. İbn Abbas’ın yanına oturdu. İbn Abbas yüzünü başka tarafa çevirdi. Muâviye: “Neden benden yüz çeviriyorsun, bu işi amcan oğlundan daha çok hak ettiğimi bilmiyor musun?” dedi. İbn Abbas: “Niçin? O Müslüman, sen kâfir olduğun için mi?” diye sordu. Muâviye: “Ben de Osman’ın amcasının oğluyum. Benim amcam, senin amcaoğlundan hayırlıdır!” dedi. İbn Abbas: “Osman mazlum olarak öldürüldü.” dedi. Yanında duran Abdullah b. Ömer’i işaret ederek: “Muhakkak bu, Allah’a yemin olsun ki bu işi senden daha çok hak ediyor.” dedi. Bu sefer Muâviye: “Ömer’i bir kâfir öldürdü. Osman’ı da Müslüman birisi öldürdü.” dedi. İbn Abbas: “Allah’a yemin olsun ki bu senin delilini daha da çürütür.” dedi.

Ashâb-ı Güzîn’den Ebû Zerr el-Gıffârî, Hz. Osman (ra) devrinde Şam’da bulunuyordu. Muâviye’nin dünya hırsını görüp, yüksek sesle, açıktan açığa Muâviye’yi defalarca uyarmıştı. Muâviye, Ebû Zerr’i susturmak ve Şam’dan çıkarmak için şöyle bir imtihana tâbi tuttu: Muâviye, kendi adamlarından birisi ile Ebû Zerr’e bin altın gönderdi. Bu kadar altın, Ebû Zerr’i uyutmadı. Hemen kalkıp onu fakir fukaraya dağıttı. Zerr’i denemek için gönderilen bu altınlarla ilgili sabah erkenden parayı getiren adam tekrar geldi. “Aman, beni Muâviye’nin şerrinden kurtar! Bu altınlar başkasına verilecekmiş! Ben yanlışlıkla sana getirdim! Hemen onları bana geri ver!” dedi. Ebû Zerr: “O altınları ben dağıttım! Yanımda bir tanesi bile kalmadı! Üç güne kadar tedarik edeyim!” diye özür beyan etti. Muâviye baktı ki, Ebû Zerr kendisine göre bir adam değil. Ebû Zerr’i hemen Hz. Osman (ra)’a şikâyet etti ve Şam’dan çıkarması için haber gönderdi. Hz. Osman (ra), Ebû Zerr’i Medine’ye dâvet etti. Muâviye, Ebû Zerr gibi bir sahâbînin nasihatinden kendisini kurtarmış oldu. 

Muâviye, Ebû Zerr’i Şam’dan çıkarmakla kalmadı. Bir vesile ile Medine’den de Rabeze’ye sürgün ettirdi. Çünkü Ebû Zerr’in Resûlüllah (sav)’den şöyle bir rivâyeti vardır: “Her kim hilâfet üzere, Hz. Ali ile mücadele ederse onu öldürün!”  Ebû Zerr, Rabeze köyünde vefat etti. Cenazesini Ashâb-ı Kiram’dan Abdullah b. Mes’ûd ile birlikte bazı yolcular kaldırdı. Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve âlihi vesellem, Ebû Zerr hakkında şöyle buyurdu: “Gök kubbenin altında ve yeryüzünün üstünde Ebû Zerr’den daha doğru sözlü bir kimse yoktur.”

Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve âlihi vesellem şöyle buyurdu: “Ebû Zerr, ümmetimin kovulanı ve sürgüne gönderilenidir. Yalnız yaşar ve yalnız ölür. Yalnız Allah ona yeter.” 1Hz. Hasan (ra); Muâviye’ye yönetimi devrettikten sonra, hutbe konuşmasında şöyle buyurdu: “Gerçekten bu hilâfet benim hakkımdı. Muâviye’nin hakkı olmadığı halde, bu vazifeyi Müslümanların kanı dökülmesin diye devretmek zorunda kaldım.” 

Hz. Hasan (ra), hutbe konuşmasında da görüldüğü üzere, Muâviye’ye isteyerek biat etmemiştir. Şartların gereği ve Resûlüllah (sav)’in “İki ordu arasında barışı sağlar” hadisi gereğince hareket ettiğini görüyoruz. Kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre; Hz. Hasan (ra), halim-selim yaratılışlıydı. Kendisinden bir şey istenildiği zaman “Olmaz, veremem” diyecek bir mizaçta değildi. İslam Ümmeti içerisinde ikiliği kabul etmeyen, dostluk ve barış taraftarı bir şahsiyetti. Ancak Hz. Hüseyin (ra); mizaç olarak, haksızlığa ve zulme boyun eğmez bir karakterdeydi.

Hz. Hüseyin (ra), Hz. Hasan (ra)’ın Muâviye’ye biat etmek istemesini eleştirdi. Ancak kendisi ne yaparsa, ona itaat edeceğini söyledi ve öyle yaptı. Kays b. Sa’d, Hucr b. Adîy gibi sahâbîden ve Hz. Hasan (ra)’ın komutanlarından bazı kimseler de biat etmek istemediler. Hz. Hasan (ra)’ın gayretiyle bu kimseler Muâviye’ye istemeyerek biat etmişlerdir. Hz. Hüseyin, Kays b. Sa’d, Hucr b. Adîy gibi kimseler; Muâviye’nin emirliğe layık olmadığını o gün de, ondan sonraki zamanda da hep söylemişlerdir. Hz. Hüseyin (ra), Muâviye’nin yaptığı zulümleri eleştirmekten asla geri durmadı.

Muâviye ile oğlu Yezîd; Mekke’ye doğru giderken Redm denilen yerde Hz. Hüseyin’le karşılaştılar. Hz. Hüseyin (ra); Muâviye’yi görünce devesinin yularından tutup, yere çöktürdü. İslam Ümmeti’ne yaptığı çirkin işlerden dolayı azarladı. Bağırıp çağırdı. Sonra da bırakıp gitti. Muâviye’nin yanında bulunan Yezîd ve Amr b. Osman, Muâviye’ye: “Ali b. Ebî Tâlib’in oğlu, senin yolunu kesiyor, deveni çöktürüyor, istediğini söylüyor, sen hiç cevap vermiyorsun!” deyip, Hz. Hüseyin’e karşı niçin böyle sessiz kaldığını sordular. Muâviye şöyle dedi: “Olanları unutun! Başkası böyle davransaydı, onu öldürürdüm! Bir ara beni öldürmeden buradan gitmeyeceğini sandım! Eğer beni öldürseydi, artık iflah olmazdınız!”

Muâviye devrinde Hz. Hüseyin (ra), Muâviye’nin ve valilerinin zulümlerini halka anlatır, yaptıklarından dolayı da Muâviye’yi ve valilerini kınardı. Muâviye zamanında da Kûfeliler, Hz. Hüseyin’e mektuplar yazarlardı. Bu durumları casusları vasıtasıyla öğrenen Muâviye, Hz. Hüseyin’e bir mektup gönderdi: “Duyduğuma göre Kûfeliler; sana mektup yazıp, isyana teşvik ediyorlarmış. Babanı ve kardeşini de fesâda onlar sürüklediler. Allah’tan kork! Verdiğin sözü hatırla! Eğer bana karşı tuzak kurar, plan yaparsan, ben de sana karşı yaparım!” Hz. Hüseyin (ra) hemen cevap yazdı: “Bahsettiğin şekilde bir girişimim ve planım yoktur! Seninle savaşmayı düşünmüyorum! Ancak cihadı terk ettiğim için de Allah katında özürlü kabul edileceğimi sanmıyorum! Senin yönetimin başında bulunmandan daha büyük bir fitnenin de, bu ümmetin başına geleceğini sanmıyorum!” Hz. Hüseyin (ra)’ı uyardığı için Muâviye pişman oldu.

Amr İbnü’l Âs’ın oğlu Abdullah, Medine’de Hz. Hüseyin (ra) ile dostluk kurmak istedi. Ashâb’dan Ebû Saîd el Hudrî’yi de aracı yaptı. Ancak Hz. Hüseyin (ra), Amr’ın oğlu Abdullah ile Sıffîn’de bulundu diye konuşmazdı. Hz. Hüseyin (ra) yanlarından geçerken; Abdullah, yanındakilere: “Vallahi Hüseyin’in benimle konuşması, benim için bütün dünyanın malından hayırlıdır. Hüseyin de bana yerdekilerden ve göktekilerden daha hayırlıdır.” dedi. Hz. Hüseyin (ra), bunu duyunca Abdullah’a: “Madem öyledir, Sıffîn’de bana ve babama karşı niçin savaştın? Vallahi babam benden daha hayırlıydı.” buyurdu. Abdullah: “Haklısın vallahi! Ancak ben geceyi namazla, gündüzü oruçla geçiren bir gençtim. Babam Amr, beni Resûlüllah’a şikâyet etti. Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve âlihi vesellem bana: “Hem namaz kıl, hem uyu! Hem oruç tut, hem iftar et! Baban Amr’ın sözünü dinle!” diye nasihat etti. Babam da, Resûlüllah’ın bu nasihatine dayanıp, bana:  “Sıffîn’e gideceksin” diye emretti, ben de mecbur kaldım. Hem ben ne ok attım, ne kılıç kullandım.” 1505 diyerek özür diledi. Bunun üzerine Hz. Hüseyin (ra): “Muâviye’nin yanında bulunmak da vebâl gerektirir. Yaratıcı’ya isyan konusunda yaratılana itaat edilmeyeceğini bilmiyor musun?” buyurunca, Abdullah başını yere indirdi ve çok utandı.