Türkler’de Ehl-i Beyt Sevgisi

Sayfa 490 dan alıntıdır. 

 

 

Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve âlihi vesellem buyuruyorlar ki: “Ehl-i Beyt’im benden sonra; bencillik ve şiddetli bela görecek ve diyardan diyara sürüleceklerdir!” Hz. Ali bölümü 276. hadis

Ehl-i Beyt mensupları, sevenleri ve taraftarları Kerbelâ Fâciâsı’ndan sonra kendilerine yapılan baskılar ve öldürmeler yüzünden Orta Asya’ya göç ettiler. Horasan, Maveraünnehir ve Türkistan’a yerleştiler. Emevîler tarafından mağdur edilen Ehl-i Beyt’in İslâm’a davet çağrıları, mağdûr ve mazlûmun yanında yer alan Türkler arasında büyük bir rağbet görüyordu.

Ehl-i Beyt mensupları bu durumda hem kendilerini Türkler’in korumasına almış oluyorlardı, hem de Türkler arasında İslam ahlâk ve kültürünün yayılmasına sebep oluyorlardı. İslam ilim, ahlâk ve öğretisi Eh-li Beyt yoluyla Türkler’e doğrudan nakledilmiş oluyordu. Bu vesile ile Türkistan’dan Anadolu’ya büyük bir medeniyetin kurulmasına zemin hazırlanmış oluyordu.

Bunun sonucu olarak da Ehl-i Beyt sevgisi başta olmak üzere, Resûlüllah (sav)’in sünnetine dair sayısız edeb ve ahlâkın Türkler arasında bu kadar candan ve bu kadar köklü benimsenmiş olması, Ehl-i Beyt’ten doğrudan beslenmiş olmasından kaynaklanmış olsa gerektir. Yine bu durum Türkler’in inanç, ahlâk ve kültür yapısının, Hz. Ali ve Ehl-i Beyt inanç ve kültür yapısı ile bu kadar yakın olmasının nedeni olarak da açıklanabilir.

Hz. Peygamber (sav)’in evlatlarının haksız yere Emevîler tarafından öldürülmüş olması, bu katliamdan geride kalanların da perişan bir vaziyette göç ederek aralarına sığınması, Türkler’in Ehl-i Beyt’e muhabbetini daha da kuvvetlendirmiştir.

Anadolu’da zaman geçse de değerini kaybetmeyen ve hep ilk sıralarda yer alan şu isimler Ehl-i Beyt’in bütün zamanlarda nasıl sevildiğini, sayıldığını, örnek alındığını gösteren en önemli göstergelerdendir.

Ahmed,  Mehmed, Ali, Hasan, Hüseyin, Fatıma, Hatice…

İlk İslam-Türk eseri başyapıtlarından Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig adlı eserinde, Ehl-i Beyt’in Türkler arasında gördüğü sevgi ve saygıyı şöyle ifade etmektedir: “Hizmetkârlardan başka ve beyin adamları dışında, münasebette bulunacağın kimselerden bazıları, Peygamber’in neslidir. Bunlara hürmet edersen, devlet ve saadete kavuşursun. Bunları pek çok ve gönülden sev! İyi bak ve yardımda bulun! Bunlar, Eh-li Beyt’tir. Peygamberin uğurudur. Ey kardeş! Sen de onları, sevgili Peygamber hakkı için sev!” Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig, çev. Reşid Rahmeti Arat, TTK Yayını, Ankara, 1988, s.313 

Anadolu’nun manevi ruh ikliminin oluşmasında; Türk-İslam kültürünün harmanlandığı Türkistan’da Hoca Ahmet Yesevî’nin mayaladığı İslam ve iman hamuru, Ehl-i Beyt sevgisiyle şekillendirdiği erenleri, dervişleri Anadolu’ya doğru işaret edip, göndermesi önemli bir dönüm noktasıdır.

Hoca Ahmed Yesevî’nin işaretiyle dervişler ve erenlerin her birisi Anadolu ve Rumeli’nin bir tarafına dağıldılar. Bu derviş ve erenler silsile yoluyla 2-3 asır boyunca Orta Asya’dan Anadolu’ya gelmeye devam ettiler.  Anadolu’nun, yurt edinilmesi Türk ve İslam şuurunun yerleşmesi hep Eh-li Beyt sevgisi mayası ile yoğrulmasındandır.

Yesevî Tarikatı’nın kurucusu olan Hoca Ahmet Yesevî’nin Hocası Yusuf el-Hemedânî Hanefî mezhebindendir. Manevî ışığı ile kendisinden bazı tarikatlar doğduğu gibi özellikle Anadolu’da kurulan birçok tarikat da kendisinden etkilenmiştir. Tarikat silsilesinin Altun Silsile’den, yani on iki Ehl-i Beyt imamından dolaşarak gelmesi büyük ölçüde tarikatların ana omurgasını oluşturur.

Hoca Ahmed Yesevî’nin işaretiyle nice erenler, dervişler, ahîler, şeyhler, âlimler, gâziler, alpler, Anadolu ve Rumeli’ye taşıdıkları bu islam ve iman ateşi ile Ehl-i Beyt sevgisini yaymışlardır. Bulundukları bölgelere yerleşen bu yüce gönüllü insanlar, devletin kendilerine verdiği vazifelerin yanında güzel ahlâkı, yardımlaşmayı, paylaşmayı Türklüğün ve İslam’ın özündeki güzellikleri bu topraklara yansıtmışlardır.

Bu silsileden olarak Şeyh Edebâli, Tabduk Emre, Yunus Emre, Sarı Saltuk, Geyikli Baba, Abdal Musa, Hacı Bektaş Veli, Ahî Evran, Mevlana Celaleddin Rûmî ve Emir Sultan gibi nice erler bulundukları bölgelere Ehl-i Beyt’ten aldıkları sevgi, hoşgörü, adaleti yerleştirmişlerdir.

Eh-li Beyt’e sevgi, saygı ve bağlılık ifadesi olarak kurulan ilk teşkilat, Abbasîler devrinde Ensâb-ı Nikâbe’dir. Bu teşkilat hem Ehl-i Beyt mensuplarını korumak, hem de onlara istihdam sağlamak içindi.

Selçuklu ve Osmanlı sultanları topraklarına gelen Ehl-i Beyt mensuplarına hiçbir ülkede görülmeyecek şekilde itibar göstermiş, iltifat etmişler ve onlara icazetnameler vermişlerdir. Anadolu’da seyidlik icazetnamesi ilk defa 734 yılında “Kureyşan” ocağına verilmiştir. 

Karahanlılar da: “Peygamber neslinin, Peygamber hakkı için ve onun namına sevilmesini” öğütlenmektedir.

Anadolu Selçuklularına ait bir temlik beratında, seyyidlere yararlı olma ve iyilik etmenin şefâat vesilesi olacağı ifade edilmiştir. 

Seçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat, Erzincan bölgesine gelerek orada yaşayan oymakların ileri gelenlerini bir araya toplamış ve İslam dinini en iyi bilen kişilerin tespitini istemiştir. Yapılan araştırma ve seçilme sonucunda, Eh-li Beyt soyundan olan seyyidlerin, daha ilimli, ahlâklı ve dini bilgileri yüksek çıktığı görülmüştür. Bunun üzerine Sultan Keykubat, İslam’ın bu kişiler tarafından öğretilmesini istemiş, onlara Hz. Peygamber (sav) neslinden geldikleri için icazetnameler vermiştir. 

Osmanlı Devleti kurcularından Ertuğrul Gâzi, Osman Gâzi, Orhan Gâzi ve devam eden padişahlar, Kur’ân’a bağlı, Ehl-i Beyt’e sevgi ve saygı içindeydiler. Orhan Gâzi mezarının üzerinde: “Ya Rabbim! Bizi ahiret günü Ehl-i Beyt’in şefâatinden mahrum bırakma ve onları bizden razı et” diyerek, onlara olan sevgisini dile getirmiştir. 

Ehl-i Beyt soyunda, Hz. Hasan (ra)’ın soyundan gelenlere “şerif”, Hz. Hüseyin (ra)’ın soyundan gelenlere “seyyid” denilirdi. Bunlara gösterilen sevgi, saygı ve itibar nedeniyle, onlara ait işleri görmek için, mensuplarına mahsus özel teşkilatlar kurulmuş buna da “Nakîbü’l-Eşraf” deniliyordu. Bu görevli, Hz. Peygamber (sav)’in torunları olan kişilerin işlerine bakar, neseplerini kayıt altına alma, doğumlarını ve vefatlarını deftere geçirme ve itibarlarını zaafa uğratacak hâl ve hareketten, günaha girmekten koruyup, İslam edebine göre yaşamalarına özen gösterirlerdi. Çalışma imkânı olmayan ve muhtaç durumda olanlara da maaş bağlanır, vakıf ve imaretlerden pay verilir, vergiden muaf tutulurdu. Seyyid ve şeriflere verilen belgeye: “Siyadet Hücceti” denilirdi. İlk Nakîbü’l-Eşraf’lık Yıldırım Bayezıd zamanında kurulmuş, ilk göreve tayin edilen Hz. Peygamber (sav)’in neslinden Seyyid Ali Nâta bin Muhammed’dir. Bunlar devlet merkezinde bulunur, kendi konakları olur ve mahiyetinde çalışanlar bulunurdu. Taşrada da yine Ehl-i Beyt soyundan Nakîbü’l-Eşraf kaymakamları olurdu. Vazifeleri arasında, padişaha kılıç kuşandırma ve kendilerine mahsus “Sancak-ı Şerifi” taşımak vardı. Padişah sefere gittiği zaman yanında Nakîb efendiyi, seyyid ve şerifleri de götürürdü. Savaş sırasında “Sancak-ı Şerif” altında seyyidler ve şerifler “Tekbir ve Salavât-ı Şerife” getirirler ve dualar okurlardı. Menekşe, Ömer, Ehl-i Beyt Sevgisi, Diyenet İşl. Başk. Yay. Ankara 2006 s.38-40

“Lâ fetâ illâ Ali, lâ seyfe illâ Zülfikâr” metnindeki “fetâ” (genç) kelimesinden türetilmiş olan fütüvvet Anadolu’da kardeşliğin, ahîlik ise zanaatkârlığın bir anlamda esnaflığın temel anlayışı olmuştur. Fütüvvet kelimesi, Hz. Ali (kv)’nin cesaret ve kahramanlığı kadar, onun ahlâk ve fazîletini de temsil etmektedir.

Mevlânâ Hazretleri, Hz. Ali (kv)’nin yüzüne tüküren düşmanını affetmesini tasvîr ederken, fütüvvet ahlâkını uzun uzun açıklar. Mevlânâ Hazretleri, Hz. Ali (kv)’ye hücûm ettiği halde mağlûb olan, sonra da yüzüne tükürdüğü halde Hz. Ali (kv) tarafından affedilen düşmanın hayret psikolojisini, yine onun dilinden şöyle ifade etmektedir: Hz. Ali (kv)’ye hitaben: “Sendeki hilim kılıcı, canımızı kesti. Bilgi suyun da, tozumuzu ve toprağımızı temizledi.” Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî, Terc. Şefik Can, Ötüken Yay. İstanbul, 2010, I, s.240

Hz. Ali’nin fütüvveti ile ile ilgili yaşanmış örneklerin sunulduğu en önemli eserler, kuşkusuz Cenknâme’lerdir. Cenknâmeler, tekke ve dergâhlarda, köy odalarında yoğun bir şekilde okunmuş, Hz. Ali (kv)’nin İslâm’ın yayılması için yaptığı mücadeleleri anlatan menkîbeler, insanımızın zihin ve gönüllerine kazınmıştır. Milletimizle özdeşleşmiş olan cesâret, kahramanlık, fedâkârlık ve vefâkârlık gibi duyguların gelişmesinde bu menkîbelerin etkisi büyük olmuştur. Anadolu halkının zihninde Hz. Ali (kv), din ve imanla özdeşleşmiştir. Onun ahlâkını örnek alanlar, örnek olmuşlardır. 

Türk Milleti, Ehl-i Beyt’e, tarihten bugüne kadar büyük bir aşkla sahip çıkmıştır. Kültür atlasımız Ehl-i Beyt’i ve onların maneviyatını temsil eden, sembol ve motiflerle bezenmiştir. Ehl-i Beyt sevgisi, edebî metinlerde nakış nakış, ilmek ilmek işlenmiştir. Hz. Peygamber (sav)’in soyundan gelen seyyid ve şerîfler baş tâcı edilmiştir. İslâm’ın Türkistan’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan da Balkanlar’a kadar uzanan geniş bir coğrafyaya yayılma sürecinde, onların peşinden gidilmiştir. Ehl-i Beyt’in diriltici, birleştirici ve kaynaştırıcı nefesi, tarihimizdeki sosyo-kültürel birlik ve beraberliğimizi, fetih ve zaferlerimizi hazırlayan en önemli unsur olmuştur. Ehl-i Beyt’e gösterilecek olan sevgi, saygı ve bağlılığın geleceğimizi de aydınlatacağı muhakkaktır.

Ehl-i Beyt neslinden gelen seyyid ve şeriflere, Selçuklu ve Osmanlı devletleri tarafından icâzetnâmeler verilerek, gereken sevgi ve saygıyı görmeleri temin edilmiştir. Bu sevgi ve saygı, onların İslâm dininin öğretimi konusundaki etkinliklerine büyük güç kazandırmıştır. 

Türk alp ve kahramanları yine zaman içinde İslâmi bir kimlik kazanarak alperen ismiyle kutsileşmiştir. Kur’ân ve Sünnet’in öngördüğü din esaslarını Ehl-i Beyt’in eşitlik, hoşgörü ve muhabbete dayalı yorumundan alan Türkler, Peygamber efendimiz (sav)’in önderliği şartıyla, Hz. Ali (kv) ve evlatlarının İslam anlayışını benimseyip kabul etmişlerdir. İslamlaşma sürecini Ehl-i Beyt imamlarının öncülüğünde devam ettiren Türkler büyük ölçüde itikat bakımından yine bir Türk aileye mensup olan İmam Mansur Mâturîdî, Ehli Sünnet anlayışını benimsemişlerdir.

Nakli bilgilerin yanında akli bilgilere de önem veren İmam Mâturîdî, İmam-ı Âzam Ebu Hanife’nin fıkhını benimsemiştir. Bu ekolde olanlar da siyasi tercihlerini Hz. Ali (kv) ve Eh-li Beyt’ten yana koymuşlardı. Altınok, Baki Yaşa, Ehl-i Beyt ve Türkler, Hacı Bektaş Velî Dergisi, s.18-s.205-213

Şehidlerin ser çeşmesi 
Evliyânın bağrı başı, 
Fatma ana gözü yaşı, 
Hasan ile Hüseyin’dir. Yunus Emre